Görevin yükü
Suudi Arabistan’a verilen güvence artık bir sevk kararı taşıyor. Riyad’daki acil toplantıda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, kararlaştırılmış askeri kuvvetleri ve kabiliyetleri hızla krallığa göndermeyi kabul etti. Mekke ortak savunma anlaşmasının 7 Ağustos’taki imzasından sonra ilk kez işletilmesi, üç başkentin saldırılara ortak karşılık verme taahhüdünü uygulama aşamasına taşıdı. Ortak açıklama, uygulamayı onaylı düzenlemelere ve ulusal mevzuata bağlıyor. Bu iki şart, askeri taahhüdün sınırlarını da çiziyor.[1]
Türkiye ve Pakistan’ın hangi görevin yükünü paylaşabildiği, krallık için esas değeri belirler. Koruma göreviyle gelen bir unsur, Suudi kuvvetlerinin üzerindeki baskıyı azaltabilir. Fakat ulusal mevzuat şartı, kuvvetlerin kullanımı için her başkentin kendi yetkisini koruduğunu gösteriyor. Ortak kararın hızlı uygulanması, siyasi izin ile ortak komuta arasındaki ilişkinin kurulmasına bağlıdır. Birlikte görev yapan kuvvetlerin farklı angajman kuralları veya kendi başkentlerinden izin gerektiren kararları ortak tepkiyi zorlaştırabilir. Bu kurumsal kısıtların alternatifi, ayrıntıları önceden uzlaştırılmış dar bir koruma görevidir. Böyle bir görev, güvenceyi görünür kılarken ortak karar ihtiyacını sınırlayabilir.[1]
Bu yüzden ittifakın büyüklüğünü toplam envanterinden okumak yanlış ölçüyü seçmek olur. Üç ordunun personeli, uçakları ve gemileri farklı görevler, eğitim döngüleri ve bakım ihtiyaçları arasında dağılır. Krallığa sağlanan güvenceyi değerlendirmek için göreve ayrılmış ve sürdürülebilen kabiliyet önem taşır. Riyad açıklaması bu kabiliyetin türünü, sayısını veya varış tarihini vermiyor. Kararın askeri ağırlığı henüz bu ayrıntılar üzerinden hesaplanamıyor. Buna karşılık başkentler ortak savunmanın siyasi sorumluluğunu açıkça üstlenmiş durumda; taahhüdü uygulamak artık onların önündeki somut iş.[1]
Ortak tepkinin sınırları
Karar, Yemen’de Suudi Arabistan destekli güçlerin karşı taarruzuyla birlikte duyuruldu. Suudi koalisyonu hava desteği sağladığını açıklarken Husiler krallıktaki havalimanları ve enerji tesislerine saldırı iddialarını sürdürdü. Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a sevk kararı bu ortamda okunmalı. Krallıktaki koruma görevi, Yemen’deki taarruza katılım ve bütün bölgeye yayılan bir savaş görevi farklı siyasi ve askeri yükler taşır. Ortak savunma taahhüdünü bu görevlerden birine otomatik olarak eşitlemek, açıklanmamış bir angajmanı var saymak olur.[1]
En güçlü alternatif okuma, sevkin saldırı hazırlığından çok güvence ve kuvvet koruması sağlamasıdır. Böyle bir düzenleme, krallığa yönelik saldırılar karşısında dayanışmayı görünür kılarken müttefiklerin harekât alanını sınırlı tutabilir. Bunun caydırıcı sonuç verdiğini söylemek için karşı tarafın davranışında değişiklik gerekir; ortak açıklama böyle bir değişimi göstermiyor. Daha fazla kuvvetin tek başına istikrar getirdiği de varsayılamaz. Müttefik bir birime yönelik saldırı, birden fazla başkentin kararını aynı olayda birbirine bağlayarak tırmanma baskısını artırabilir.[1]
Suudi kentlerindeki siviller için güvenceyi anlamlı kılan şey, korumanın kapsamı ve sürekliliğidir. Görevin tanımı, komuta ilişkisi ve destek sorumluluğu açıklığa kavuştuğunda ittifakın askeri katkısı daha sağlam değerlendirilebilir. Savunmanın siyasi sınırları da aynı ölçüde önemlidir: hangi saldırıya hangi üyelerin, hangi yetkiyle karşılık verdiği. Riyad kararı üç ülkeyi bu sorumluluğa bağladı. Caydırıcılığın hesabında bundan sonraki ağırlık, gönderilen kuvvetin görevini sürdürebilmesinde ve ortak tepkinin sınırlarının anlaşılmasında yatıyor.[1]