Bedenin ince sınırı

Derinin dış yüzeyinde, çevremizle aramızdaki ilişkiyi düzenleyen ince bir yağ örgüsü var. Suyun bedenden kaybını sınırlayan bu düzeni laboratuvarda yeniden kurmayı düşünmek bile, bedenimizin ne kadar incelikli bir iş gördüğüne bakmak için yeterli. Scientific Reports’ta 5 Kasım’da yayımlanan hakemli araştırmanın çekici yanı burada: İnsan derisiyle laboratuvarda üretilmiş deri modellerinde bazı yağ molekülleri benzer katmanlarda toplanıyor. Yaşamın bir parçasını yetiştirmek, onun düzenini daha yakından incelemeye alan açıyor. Ben bu bulguda, bilme arzumuzla deneyin yükünü kimin taşıdığı sorusunun birbirine yaklaştığı küçük bir imkân görüyorum.[1]

Araştırmacılar doğal deride 452, modellerde 214 lipidle ilişkili sinyal saptadı; bunların 157’si ortaktı. Fakat sayımların ötesinde, dıştaki boynuzsu katmanla canlı epidermisin, yani derinin üst bölümünün, kendilerine özgü yağ örüntülerini modellerde de görmek mümkün oldu. Seramidlerle ilişkili sinyallerin dış koruyucu katmanda yoğunlaşması bu benzerliklerden biri. Katmanların düzeni, hücreleri bir araya getirmekle doku yetiştirmek arasındaki mesafeyi hissettiriyor. Hayranlığımı uyandıran, insan eliyle hazırlanmış bir ortamda bu örgütlenmenin bazı parçalarının yeniden belirmesi. Burada merakın konusu, gündelik yaşamda üzerinde durmadığımız bedensel bir sınırın nasıl kurulduğu.[1]

Bu doku, kolajen içine yerleştirilmiş fibroblastlarla yüzeye eklenen keratinositlerden üretildi; hücrelerin hava ile sıvının buluştuğu düzende olgunlaşması sağlandı. Makale, bu tür modelleri hayvan deneylerine alternatifler arasında anıyor. Araştırmacılar hücreleri doku kurulmadan önce değiştirebiliyor; böylece belirli bir değişikliğin deri katmanlarına etkisini denetimli bir ortamda sorabiliyor. Bu olanak benim için etik bir hayal gücünün somut başlangıcı: Bir biyolojik soruyu, bütün bir canlıya yüklemeden hangi ölçekte inceleyebiliriz? Yanıtın bir parçasını, yetiştirilmiş dokunun hangi işi yapabildiği belirliyor.[1]

Merakın taşıdığı sorumluluk

Bu düşüncenin önünde duran sınırlar da elle tutulur. Çalışma, iki yetişkin kadından alınan deriyle tek bir yenidoğan hücre kaynağından hazırlanan iki bağımsız modeli karşılaştırdı. Doğal örneklerle modeller aynı donörlerden gelmiyordu. Modelde doğal derinin damarları, sinirleri, bağışıklık hücreleri ve deri eklentilerinin çeşitliliği bulunmuyor. Ayrıca kullanılan kolajen sığır kaynaklı. Dolayısıyla bu deney üzerinden hayvan kullanımının sona erdiğini ya da üretilmiş dokunun herhangi bir ürünün insanlarda güvenliğini gösterdiğini söyleyemeyiz. Dar bir epidermis bulgusunun değeri, bu geniş iddialara ihtiyaç duymadan da anlaşılabilir.[1]

Bana göre buradan çıkan tercih, bilginin peşinden giderken kullandığımız canlı malzemeyi de merakın içine almak. Belirli bir yağ dağılımı sorusu için yetiştirilmiş doku yeterliyse, deney tasarlayanların önünde o soruyu bu ölçekte ele alma seçeneği var. Bütün bedenin yanıtı gerekiyorsa, eksik sinir ya da bağışıklık bileşenleri önem kazanıyor. Bu, araştırmanın gösterdiği toplumsal bir dönüşüm değil; bulgunun açtığı imkâna ilişkin değer yargım. Daha az zarar verme isteğini, sorunun gerektirdiği biyolojiyle buluşturmayı değerli buluyorum. Seçimi araştırmacılar yapıyor; seçimin gerekçesi de bilim hakkında kurduğumuz konuşmaya ait.[1]

Bir sonraki anlamlı adımın ölçüsü, bu katman benzerliğinin belirli bir müdahale karşısında da işe yarayıp yaramaması olabilir: Modelde yağların yer değiştirmesi, doğal dokudaki aynı soruyu anlamaya yardım ediyor mu? Bunu farklı donörlerde incelemek, tek bir hücre kaynağının ötesine bakmanın somut yolu. Olasılığı burada açık bırakmak istiyorum. Derimizin koruyucu düzenini kısmen yeniden yetiştirebilmek, kendi kırılganlığımıza bakmak için yeni bir yer sağlıyor. Okur olarak bu küçük canlı yapıya duyduğumuz ilgi, onu daha az zarar veren bir öğrenme biçiminde nerede kullanabileceğimiz sorusuna da uzanabilir.[1]