Vade sonunda değişen alacaklı

Avustralya’da salgın döneminin tahvilleri vadelerini doldururken para yeniden el değiştiriyor. Avustralya Merkez Bankası’nın (RBA) Finansal Piyasalardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Christopher Kent, 18 Ekim’de yayımlanan söyleşide devrenin nasıl kapandığını anlatıyor: Bütçe açığı veren hükümet yeni tahvil çıkarıyor; gelirin bir kısmıyla merkez bankasının, bir kısmıyla özel yatırımcıların vadesi dolan alacaklarını ödüyor. Ben burada önce alacaklıyı izliyorum. RBA’nın portföyü küçülürken hükümetin borç yenileme ihtiyacı sürüyor. Tahvilin merkez bankasında durması, vade sonunda yapılması gereken ödemeyi ortadan kaldırmıyor.[1]

Kent’in anlattığı tercih, tahvilleri piyasada satmak yerine itfaya bırakmak. Merkez bankası portföyünden satış, piyasaya hemen daha fazla tahvil sunabilirdi. Vade dolmasını bekleyen yaklaşımda ise ödeme takvimi mevcut tahvillerle belirleniyor; hükümetin yeni ihracı bu takvimle birlikte ilerliyor. Bu ayrım, borcun kimin bilançosunda taşındığını ve finansman koşullarının hangi işlemde yenilendiğini görünür kılıyor. Kent, hükümetin geçmiş yıllara göre daha yüksek faizle yeniden borçlandığını söylüyor. Dolayısıyla eski tahvil portföyünün küçülmesi, kamu bütçesinin faiz maliyetinin de aynı yönde küçülmesini gerektirmiyor.[1]

Tahvil satışıyla daha hızlı normalleşme düşüncesinin güçlü yanı, olağanüstü dönem portföyünün daha çabuk çözülmesi. Kent’in karşısına koyduğu gerekçeler somut: politika faizi sıkılaştırma için yeterliydi; piyasada istikrar korunmalıydı; satışın maliyeti vardı ve vadeye kadar tutmak daha kârlı görünüyordu. Bu gerekçeler, merkez bankasının faiz belirleme gücü ile tahvil stokunun büyüklüğünü ayrı kararlar olarak ele aldığını gösteriyor. Faizlerin yükseltilmesi için önce bütün eski tahvillerin elden çıkarılması şart koşulmuyor. Buradan kredi talebinin ne kadar düştüğüne ilişkin bir sonuç çıkarmıyorum; Kent’in açıkladığı, operasyonel araç tercihi.[1]

Zararın ve faizin izlediği yol

RBA’nın negatif özkaynağı da bu devrenin bir parçası. Kent, bankanın bu durumdayken çalışmayı sürdürebildiğini ve özkaynağın zaman içinde yeniden oluşturulması için plan bulunduğunu belirtiyor. Bir ticari bankanın sermaye açığını düşünerek aynı ödeme sınırını merkez bankasına taşımak, kurumların farklı işlevlerini gözden kaçırır. Yine de zararın muhasebede durması onu ekonomik bakımdan önemsiz yapmıyor. Kent’in anlattığı maliyet hesabı, tahvilin hangi fiyattan satıldığına veya hangi koşullarda vadeye kadar taşındığına duyarlı. Kamu borcunun yeniden finansmanı da kendi faiz koşullarıyla ilerliyor.[1]

Salgın alımlarının bilanço maliyetiyle o günkü amacı arasında da bir zaman farkı var. Kent, 2020 başındaki alımların piyasa yapıcısı bankaların şişmiş tahvil pozisyonlarını hafifleterek işlem tıkanıklığını gidermeyi hedeflediğini anlatıyor. Daha sonra başlayan niceliksel genişlemenin amacı ise uzun vadeli getirileri ve döviz kuru baskısını etkilemekti. Programın getirilere etkisini yaklaşık 30 baz puan tahmin ediyor ve bu hesabın kesin olmadığını söylüyor. Bu ayrım önemli: piyasanın yeniden çalışması ile daha düşük faizlerin harcamaya dönüşmesi, farklı aktarım halkaları. İlkindeki başarı ikincisinin büyüklüğünü otomatik olarak belirlemiyor.[1]

Benim için buradaki sonuç, parasal sıkılaşmanın bilanço küçültmeyle aynı hızda ilerlemek zorunda olmaması. RBA faiz aracını kullanırken tahvillerin vadesini bekleyebiliyor; hükümet ise vadesi gelen borcu yeniden finanse ediyor. Daha hızlı satışın uzun vadeli faizlere ek etki yapabileceği karşı görüşü makul. Fakat bu etkinin büyüklüğünü söyleşiden hesaplamak mümkün değil. Somut mali hesabı değerlendirmek için itfa takvimi, yeni ihraçların maliyeti ve RBA’nın özkaynak toparlanması birlikte izlenmeli. Böyle bakınca tahvilin bilançodan çıkışı, kamu finansmanında hangi ödemenin yerini hangi yeni yükümlülüğün aldığı sorusuna dönüşüyor.[1]